Hegel Mantığında Kavramlar...

Kendini düşünen düşünce, kendini tin olarak ve doğayı, nesnelleşmesi olarak bilen tindir.

...
1-DUYUM: EMPFİNDUNG: Duyum, tinin derinden gelen dokunmasının biçimidir. Duyum; nesnel olarak varolan "duygusallık"tır.

2-İMGE: BİLD: Duygunun içlemi olarak, anlak tarafından kendi içselliğinde yasalanır. İmge, dışsaldır; biçimsel biçimdir.

3-İMGELEM GÜCÜ: EİNBİLDUNGSKRAFT: Üretken olarak, saltık özdeşliğin kendisidir. İmgelem gücü ve us bilgisi birlikte "bütünlük idesi"ni yaratır. Görüdeki çeşitliliğin tasarımı, imgelem gücüdür.

4-ALIRLIK: REZEPTİVİTAT: Tasarımlar edinme yetisidir.

5-DUYUSALLIK: SİNNLİCHKEİT: Duyusallık, sınırlı ve sonlu her şeyi, varolan-bir şey olarak alan düşüncesizliktir.

6-GÖRÜNÜŞ: ERSCHİNUNG: Görünüşün özdeği, zeminin (temelin) içlemi olarak, kendini dışlaştırır. Görünüş ve iç, anlıkta ayrımlanır. Şeyin içi, görünüşten bağımsızdır. Görünüşte görünen "öz"dür. Görünüş, "kendinde-şey" olandır; ya da onun hakikatidir. Öz, görünmek zorundadır. Görünüş, bütünlük yasasına karşılıktır. Görünüşün hakikati, 'özsel-bağıntı'dır.

7-ALGI: WAHRNEMUNG: İlke olarak < genel >, algının özüdür. Duyusal algının belirlenimi, < bireysellik > tir. Burada, tek başına bir atom olarak alınan birey, aynı zamanda, öbür nesnelerle bir < ilişki > dir. Duyusal şeyler, bir birlerinin dışına konulmuş ve aralarında yalnızca bir ardışıklık ve bitişiklik, ilişkisi bulunan varoluşlar'dır. Saf ampirizm, < dış algı > nın gösterdiğinden başka gerçek tanımaz.

8-GÖRGÜLENİM: ERFAHRUNG: Görgülenim, tasarımın içlemini verir. Görgülenim bilimi, görgülenim biçimindeki < mantık > tır. Edimselliğin içlemine en yakın bilinç, < görgülenim > dir. Algı, kategoriler aracılığıyla görgülenime yükselir. Duyusal algı ve anlık, ikici dizgelerin öğeleridir. Bu iki öğeden; salt fenomenden ibaret bir dünya çıkar ki; aslında yalnızca basit bir isimlendirmeye ve biçimsel bir belirlemeye dayanan bir dünyadır. < Görgülenim >, bilgilerinin koşullu doğalarını gören < Us > tur; koşulsuzun yetisidir.

9-GÖRÜNGÜ: FENOMEN: Salt görüngü olmak, 'dolaysız-nesnel-evren'in kendi öz doğasıdır. Onu öyle bildiğimiz içindir ki; aynı zamanda özü biliriz. Kant, görüngüyü yalnızca öznel anlamda aldığı ve < soyut-öz > ü onun dışında ve bilgimizin erişemeyeceği < kendinde-şey > olarak saptadığı ölçüde, yarı yolda takılmıştır.

10-TASARIM: VORSTELLUNG: Tasarımların içeriği, görgülenimden alınır. Tasarımın bir içeriği, < duyusal-madde > dir. Ama bu, < kendime mal ettiğim bir madde > dir. Çünkü bu içerik "Bende" bulunur; bende, yalın, genel ve 'kendine-çevrik' (yansımış) bir biçim kazanmıştır. Tasarımın bir başka içeriği, duyusal algının dışındaki bir kaynaktan, yani reflektif düşünceden aldığı maddedir. Hak, Ahlak, Din ve bizzat Düşünce Tasarımları böyledir. Bu yüzden de, Tasarım ile Düşünce arasındaki ayrımın nerede bulunduğu kolayca görülmez. Çünkü burada içerik, < genel-bir-biçime-sahip-düşünce > dir. Bu biçim ise, zaten içeriğin tinde bulunuşu ve bir tasarım oluşu yüzünden almış olduğu < biçim > dir. Tasarımın ayırt edici niteliği onda içeriğin bir bireyselleşme ve tek başına kalma halinden kurtulamamasıdır. Hak, Adalet tasarımları ve benzeri başka belirlenimler, maddi nesneler gibi uzay içinde bir birinin dışına yan yana dizilmiş değillerdir. Bunlar zaman içinde ardışık olarak ortaya çıkarlar. Ama gene de içerikleri zamanın ardışık akışına bağlı değildir; zamanla ne değişir, ne de geçer.

Bu tinsel tasarımlar, içinde oluştukları öznede, tek başına ve tikelleşmiş gibi kalırlar. Özne, onları içsel ve soyut bir genelliğin içinde tutmakla birlikte, tek ve tikelleşmiş bir halde bırakır. Böyle tikelleşmiş olarak bunlar, yalın birer tasarımdır; Hak, Ödev, Tanrı tasarımları gibi.

Tasarım, ya < Hak haktır > ya da, < Tanrı tanrıdır > şeklindeki bir belirlenimde durur. Ya da, < Tanrı dünyanın yaratıcısıdır, her şeyi bilir, her şeye gücü yeter. > vb. gibi daha geniş bir belirlenim alır. Her iki halde de yapılan iş; kendilerini öznede birleştiren bağa karşın, yine de bir birinden seçik ve ayrı kalan, bir dizi yalın ve tek-tek alınmış belirlenimin sayılıp sıralanmasından ibarettir. Burada tasarım yetisiyle anlık arasındaki ilişki göze çarpmaktadır. Bu iki yeti, birbirinden ancak şu noktada ayrılırlar. A-Anlık, tasarımların tek-tek kalan (yalıtılmış) belirlenimlerine < genel ile tikel >, < neden ile etki (sonuç) > vb. gibi zorunlu ilişkileri sokar. B-Tasarım yetisi ise, tasarımları bir birinin yanına koymakla ve onları yalnızca belirlenmemiş bir tarzda < ve > koşacıyla bağlamakla yetinir.

Bu bakımdan denebilir ki; felsefenin amacı: a-Tasarımları, düşünceler haline, b-Düşünceleri, kavramlar haline dönüştürmektir.

Öznel idealizm (örn; Kantçılık), yalnızca tasarımın bir içeriği, < benim kılan biçimi > ile ilgilenir. 11-ANLIK: VERSTANT: Anlığın sonlu bilgisi şöyle yürür: Soyutlama ile bu tümeli doğurarak, somuttan attığı şeyle, ayrı, dışsal tarzda yeniden kabul eder.

Öz bilimi, başlıca Metafiziğin ve genel olarak, bütün bilimlerin < kategorilerini >, anlığın reflexionunun ürünleri olduklarından, kapsamına alır. Anlık ise, ayrımları, bir birinden ayrı ve bağımsız birer terim halinde ele alır. Ama aynı zamanda, onlar arasında bağıntıyı da < olurlar >. Ancak bu olurlama ile anlık, oları kendi kavramlarının birliğine geri götürerek yeniden birleştirmez. Yalnızca bu ayrımları, dışsal bir tarzda karşı karşıya getirmekle ve basit bir koşaç ile birbirlerine bağlamakla yetinir.

Sonlu ve sınırlı şeyleri, özdeş ve hiçbir çelişki kapsamaz saymakta ayak direyen < anlık > tır.

Anlığın sonlu ile sonsuz üzerinde yaptığı ve bunların karşılıklı ilişkilerini niteliksel ayrım halinde dondurmaktan; bunları < belirlenimleri içinde ayrı > hem de < mutlak olarak ayrı > diye olurlamaktan ibaret olan < bozma işlemi > bu momentlerin kavramının kendi kendisi için,< ne-olduğunun unutulmasına > dayanmaktadır.

< Varlık ile yokluğun bir oldukları > önermesi, tasarım ve anlık için öyle aykırı bir önermedir ki; tasarım ve anlık, bu önermenin ciddiye alınacağına bile inanmazlar.

Bilimsel anlığın vardığı olumsuz sonuç, yani < hakikatin sonlu kavramlar yardımıyla bilinemeyeceği > görüşü, kendisine aykırı vargılar doğurmuştur. Anlık umutsuzca, kategorilere sarılmakta; ancak bunları a- kabaca, b-ayırt etmeden, c-bilmeden kullanmaktadır. Kategorilerin yetersizliği ve sonluluğunun; hakikatin nesnel bilgisini olanaksız kıldığı yolundaki bu < yanlış veri > den hareketle, < karar > ın a-duyguya, b-öznel kanıya, düştüğü sonucuna ulaşılmaktadır. Tanıtlama yerine olurlama yoluna gidilmekte ve < bilinç olguları > adı verilen şeyin sayılıp sıralanmasıyla yetinilmektedir.

Anlık; < sınırlama gücü > demektir. Anlıkta sınırlamaların < bütünlüğünü > buluruz; yalnız, < saltığın kendisini > bulamayız. Anlıksal yapı, parçalarda yitmiştir.

12- YARGI: URTEİL: Yargı ya da önermelerin doğası olan < özne ve yüklem ayrımı >, kurgul önermede aşılır.

Özne ve yüklem arasındaki < bağıntı olarak > < yargı >, tekil olumlu; olumsuz; sonsuz; parçasal; bütünsel yargılar.

Kategoriler, usun < eytişimsel doğasında >, yargı gücünün < bağıntıları > dır. 13-US: VERNUNFT: Us, anlık ve yargı belirlenimlerinin eytişimsel devinimi olarak görünür.

Us bilgisi, yalnızca pekinlik değil, hakikattir de.

Kant, usun antinomilerini çözememiştir. Dünyanın zamansal başlanıcı antinomisinin çözümü; dünyanın özü ve kavramının < usun içinde > olduğunun dikkate alınmasıdır.

Mantıksal-us, < tözsel olan > dır. Bütün soyut belirlenimler onda bir birlerine bağlanırlar.

Dizgeli bir bilgiye dayanmayan bir felsefe, bir bilim oluşturmaz. < içerik bakımından, bireysel ve olumsal, bir duyuş biçimi; duyuş tarzı > oluşturur.

Bilgi ancak < bütünün bir momenti > olduğunda, doğrulanır. Bunun dışında ise, yalnızca bir < varsayım >, ya da < öznel kanı > dır.

Yalnızca bilginin tek-tek parçalarını kucaklayan, felsefi yazılar; ancak bireysel kanıları ve inancaları dile getirir.

Sınırlı bir ilkeye dayanan ve bir başka ilke ile < karşı karşıya > bulunan, bir felsefeyi, < dizgesel bilgi > oluşturur saymak, yanlış bir davranıştır.

Gerçek felsefe; bütün < tikel ilkeleri > kendi < birliği > içinde toplamalıdır.

İdea, < us > olarak; < özne-nesne > olarak; ideal ve reelin; sonsuz ve sonlunun; ruh ve bedenin, < birliği > olarak, < edimselliğini kendi kendisinde taşıyan olanak > olarak; < doğası, salt var olan > olarak vb. gibi, görülebilir. Çünkü, us'ta, tüm < anlık ilişkileri >, < kendi içlerinde, sonsuz geri dönüşleri > ve < özünlü özdeşlikleri > içinde kapsanmaktadır.

Düşünce üç türlüdür: 1-Kategoriler. 2-Reflektif belirlenimler (a-özdeşlik, b-ayrım, c-zemin - grund: temel -. 3-Kavram (arı derin düşünce; geri yansımalı düşünme; iç düşünme).

Bilinç, zaman içinde, nesnelerin, tasarımlarını, onların kavramlarından daha önce oluşturur. Düşünen-tin bile, ancak tasarımlama yoluyla ve ona baş vurarak; düşünerek, bilme ve kavrama düzlemine yükselir. Bilincin, düşünce yoluyla temellendirilmiş, insansal içeriği, ilkin, < düşünme biçiminde > değil, ama bir < duygu >, bir < görü >, bir < tasarım > olarak görünür. Bilincimizi dolduran içerik, hangi türden olursa olsun, < duyguların >, < görülerin >, < imgelerin >, < tasarımların >, < amaçların >, < ödevlerin > vb. Düşünce ve kavramların belirlenimleri oluşturur. < Duygu >, < görü >, < imge >, bu bakımdan, bu içeriğin biçimleridir. Bu biçimlerden herhangi birinde, < içerik >, bilincin nesnesidir.

Duygu, Sezgi, İstek, İstenç vb. belirlilikleri, onların bilincinde olunduğu sürece, kabaca tasarımlar olarak adlandırıldıkları için; genel olarak diyebiliriz ki; Felsefe, 1-düşünceleri, 2-kategorileri, 3-kavramları, tasarımların yerine geçirmektedir, ama; A-Tasarımlar taşıyor olmak, henüz bunların < düşünme > için imlemlerini, onlara karşılık düşen, < düşünce > ve < kavramları > bilmek demek değildir. B-Düşünce ve kavramlara iye olmak ve bunlara karşılık düşen < tasarımların >, < görülerin >, < duyguların > neler olduklarını bilmek, iki ayrı şeydir.

İnsanın önünde duran bir kavramda, neyi düşünmesi gerektiğini bilemediği söylenir. Oysa bir kavramda, kavramın kendisinden daha öte, düşünülecek hiçbir şey yoktur. Bu yüzden, yukarıdaki anlatımda, < daha önceden bilinen, tanınan bir tasarıma duyulan özlem >, yatmaktadır. Tasarımlama yolu yitince, bilince, sanki bir zamanlar üzerinde sağlam ve doğal dayanağını bulduğu toprak, ayağının altından çekilmiş gibi gelir. Kendini, < arı kavramlar ülkesine çekilmiş > bulduğunda, dünyada nerede olduğunu bilemez.

Refleksiyon (yansıma); bilmemizi ele alan < kavram > dır. Yöntem, bu 'bilmenin kendisi' dir. Bu bilme için kavram, yalnızca nesne değil, < kendi-öz-öznel-etkinliği > dir de. < Bilen etkinliğin >, bu etkinlikten ayrımlanmış ama, kendi özü durumunda bulunan, aleti, aracıdır. Eğer anlamak, yalnızca algıları, < bütün-parça >, < kuvvet-neden >, vb. gibi karakterlerle belirlemek demek ise, ancak o zaman 'reflektif-belirlenim' söz konusudur.

Sıradan düşünce, her yerde < çelişkiyi > kapsar, ama, bunun bilincine varmaz. O, özdeşlikten özdeşliğe, ya da, < olumsuz ilişki > den, < ayrımların kendisinde yansımış (reflektif) varlığı > na geçen, dışsal refleksiyon (dış yansıma) olarak kalır. Bu iki belirlenimi, dışsal bir biçimde karşıtlaştırır ve yalnızca onları göz önünde tutar. < Birinden ötekine geçişi > göz önünde tutmaz. Oysa özsel (temel) olan, ve çelişkiyi kapsayan bu < geçiş > tir.

İlk reflektif belirlenimler olan, < özdeşlik >, < ayrım > ve < temel > in hakikatleri, ancak karşılıklı ilişkilerindedir. Böylelikle de, her biri, < kavramında > ötekini kapsar. Bu bilgi olmadan felsefede bir adım bile atılamaz.

Varlık ile yokluğun mutlak ayrılığını, yanlış olarak, önceden var sayan ve bu önceden var sayımda çakılıp kalan < usa vurma >, < eytişim > değil, yanıltmaca sanatı (sofistik) adını almalıdır. Çünkü, yanıltmaca sanatı; (1)-eleştirisiz ve (2)-refleksiyonsuz kabul edilen, (3)-temelsiz bir önceden var sayımdan hareket eden bir usa vurmadır.

Düşünen etkinlik, genel olarak, < çoğulun > (1)-yakalanması (kavranması), ve (2-bireştirilmesidir. Çoğul, çoğul haliyle < dışsallığa >, < duyguya > ve < duyulur-görüye > iyedir.

Düşünme, çoğulu < ilişkiler-haline-koyma > edimidir. Çoğulun doğrudan yakalanmasına < duygu >, ya da < duyum > adını veriyoruz. Duyum, zamanda ve uzamda belirlendiği zaman, < görü > haline gelir.

Düşünce, (1)-dış şeylerin tözünü oluşturduğu gibi, (2)-tin şeylerinin de, tümel tözünü oluşturur. Her görüde düşünce vardır. Her tasarımda, her anıda, her arzuda, her istemde, kısacası tinin her etkinliğinde düşünce < genel-öğe > olarak vardır.

Şeylerin gerek doğası, refleksiyon eylemi altında, açığa çıktığına ve reflektif-düşünce, benim öz etkinliğim olduğuna göre, şeyler bu bakımdan, tinimin ürünü sayılabilirler (Düşünen özne olarak, yalın ve reflektif tümelliğine ve özgürlüğüne sahip, ben olarak tinimin). Özgürlük, düşüncede yatar. Çünkü, düşünce; (1)-tümelin etkinliğidir. Aynı zamanda, (2)-kendi ile, yalın bir ilişki, (3)-içsel ve reflektif bir hal demektir. Öyle bir hal ki; içinde her 'öznel-öğe', emilir ve bu halin içinde, içerikle ilgili olarak, biz de baştan başa nesnede ve nesnenin belirlenimlerindeyizdir.

< Kavram >, şeylerin kendilerine içkindir ve şeyler ne iseler, kavram ile öyledirler. Dolayısıyla, bir nesneyi kavramak, nesnenin kavramının bilincine varmaktır.

Kavramın devimi, < gelişimdir > ki; gelişimle ortaya konulan, kendinde daha şimdiden bulunandır.

< Başkasına geçiş >, varlık alanındaki, < başkasındaki görünüş >, öz alanındaki eytişimsel süreçtir.

Doğada 'kavram' basamağına karşılık düşen alan, < örgensel yaşam > dır. Böylece, örneğin; bitki, tohumdan gelişir, - daha şimdiden tohum, bütün bitkiyi kendi içinde kapsamaktadır.- ama, ideal bir kipte kapsamaktadır; olgusal değil.

Anlığın,idea üzerine söylenen her şeyi, kendi içinde çelişkili olarak göstermek gibi, kolay bir işi vardır. Anlık, idea'nın kendi kendisiyle çeliştiğini gösterebilir. Anlık için; (1)-öznel yanıca özneldir ve nesne ise ona karşıttır. (2)-Varlık ise kavramdan bütünüyle ayrı bir şeydir ve bu nedenle ondan çıkartılamaz. (3)-sonlu yalnızca sonludur ve sonsuzun tam karşıtıdır. Öyleyse, onunla özdeş olamaz vb. Bu tüm belirlenimler açısından, böyle gidecektir. Oysa, < mantık > tam karşıtını göstermektedir. Mantıkta; (1)-salt öznel olması gereken öznel, (2)-salt sonlu olması gereken sonlu, (3)-salt sonsuz olması gereken sonsuz vb. Hiçbir gerçeklik taşımamakta, her biri kendisi ile çelişmekte ve karşıtına geçmektedir. (A)-bu geçiş ve (B)- içinde uçların aşılmış olarak; birer görünüş olarak; ya da kıpı olarak bulundukları < birlik >, kendini onların gerçeklikleri olarak sergilemektedir.

Mantık, biçim açısından üç yan taşımaktadır: 1-Soyut ya da anlıksal, 2-Eytişimsel ya da olumsuz ussal, 3-kurgul (spekülatif), ya da olumlu ussal.

(1)-Düşünce, anlık olarak; (A)-Durağan belirlenimlerde ve (B)- bunların başkalarına karşı ayrımlarında durup kalır; anlık, belirler ve belirlenimlerde direnir.

(2)-Us, anlığın belirlenimlerini, yoklukta erittiği için, olumsuz ve diyalektiktir. Tümeli ürettiği ve tümelde tikeli içerdiği için de < olumludur >.

(3)-Kurgu, anlığın kesinlikle ötesine geçemediği karşıtlıkları (dolayısıyla öznel ve nesnel arasında olanı da), aşılmış olarak kendi içinde kapsayan, ve tam bu nedenle, kendini somut olarak ve bütünlük olarak tanıtlayan bir şeydir. Kurgul bir içerik, bu nedenle, tek yanlı bir önermede anlatılamaz. Örneğin; eğer, < saltık, öznel ve nesnelin birliğidir > dersek, bu doğrudur ama, burada yalnızca birlikten söz edilmiş olması ölçüsünde tek yanlıdır. Oysa, gerçekte, öznel ve nesnel yalnızca özdeş değil ama o denli de ayrıdırlar.

Mantığı; içinde, 'özne-nesne' karşıtlığının kaybolduğu, düşüncenin belirlenimlerinden kurulu bir dizge olarak anlamak gerekir. Düşüncenin ve belirlenimlerinin taşıdığı bu anlam, eskilerin; "Dünyayı Nous yönetir" sözünde daha açık ve özlü olarak dile getirilmiştir. Biz de (1)-Usun dünyada bulunduğunu, (2)-onda oturduğunu, (3)-onda içkin olduğunu (4)-onun, en iç doğasını oluşturduğunu söylerken, bunu dile getiriyoruz.

Ussallık; karşıtları, 'ideal-kıpılar' olarak, 'kendi-içinde' kapsamaktan oluşur.

Eytişimsel kıpı; sonlu belirlenimlerin; (a)-kendi kendilerini ortadan kaldırmaları, (b)-karşıtlarına geçişleridir.

Anlık tarafından, 'eytişimsel-kıpı', kendi başına, yalıtılmış olarak alındığı zaman, özellikle bilimsel kuramlarda görüldüğü gibi, < kuşkuculuğu > oluşturur. Kuşkuculuk, yalnızca < olumsuzlamayı > kapsar.

14-TİN: GEİST: Tin; (1)-Doğal isteklerinden, (2)-Maddeye batmışlığından, sıyrılmak zorundadır.

Felsefenin anlamı, < Tanrısal ışık > tır; insanın, kendi özü hakkındaki bilinçtir.

Düşünmek, bir şeyi, tümellik biçimine kaymak demektir. < kendini düşünmek > demek; (1)- Kendini tümel diye bilmek, (2)- kendine tümelin belirlenimini vermek, (3)- kendine ilişkin olmak demektir.

Özgürlük, ancak; (1)- Bireyin kendini, kendi için birey diye bildiği, (2)- Tümel, (3)- Özsel diye, (4)- Birey olarak sonsuz değere sahip diye, bildiği yerde başlar. (5)- Öznenin, kişilik bilincine eriştiği, dolayısıyla < kesinlikle, kendi için olan değerini, olurlamak istediği > yerde başlar.

Bir nesnenin hiçbir belirlenimini dikkate almazsam, ortada hiçbir şey kalmaz. Tersine, birini atıp da bir başkasını seçersem, bu seçtiğim, soyuttur. Örneğin; Ben, soyut bir belirlenimdir. Ben'i ancak, bütün belirlenimleri, kendimden attığım ölçüde bilirim. Bu olumsuz bir yöntemdir. Kendi belirlenimlerimi yadsıyorum; kendimi kendim olarak yalnız bırakıyorum. Soyutlama, düşünen etkinliğin görünümüdür. < Ben > genel olarak, < düşünen-etkinlik > tir. Ben her zaman, < kendi ile yalın özdeşlik > tir. Bu kendi ile yalın özdeşlik de < düşüncedir >. Ben, bütün belirlenimlerimizin hazinesidir.

Nesne düşünüldüğü ölçüde, düşüncenin biçimini alır ve bir 'düşünce-nesnesi' haline gelir. Nesne ben ile özdeşleşir, yani düşünceleşir. Düşünen etkinliğin bu birliği, nesnelerin çokluğuna ( çok öğeliliğine ) eklediği olgusu, birleşmenin dıştan olduğu anlamına gelmez. Bu birliği, aynı zamanda nesnenin de malı olan, nesnenin kendi belirlenimleriyle, öz doğasını kuran şey olarak kavramak gerekir.

Mantık, her bilginin can verici tinidir.

Düşüncenin mantıksal belirlenimleri, saf tinlerdir. Bu belirlenimler, şeylerin en içteki yönüdür. Mantıkta düşünceler, o şekilde yakalanır ki; bu düşüncelerin içeriği, düşüncenin yine düşünce tarafından doğrulmuş içeriğinden ibaret olur. Düşünceler, bu halde iken, saf-düşüncelerdir. Tin onlarda, kendi kendisinde kalır ve dolayısıyla, özgür tindir. Çünkü özgürlük: (1)-Karşıtı içinde kendi kendinde kalmak, (2)-Kendi kendine bağımlı olmak, (3)-Kendi kendinin belirleyici ilkesi olmaktır.

Her arzuda, hareket noktamı; (1)-kendimden başka bir şeyden, (2)-benim dışımdaki bir varlıktan alırım; bağımlılık dediğimiz şey işte budur.

Özgürlük, ancak, benim için kendim olmayan hiçbir şeyin bulunmadığı yerdedir.

Yalnızca eğilimleri tarafından belirlenen doğa insanı, kendi kendinde değildir. Ne bu şekilde bencil olduğu zaman, istem ve kanılarımın içeriği, < kendi-öz-içeriği > değildir. Özgürlüğü de biçimsel bir özgürlükten ibarettir.

< Ben >; içinde her tikelliğin yadsınıp aşıldığı < saf-kendi için-varlık > tır. Bilincin içinde, yalınlığı ve saflığı ile varolduğu doruk noktasıdır.

< Ben >; düşünür halindeki < düşünce > dir. < Ben >; bütün şeylerin gelip içinde toplandığı < boşluk > tur. < Ben >; her türlü tikel öğeden soyulan, ama bütün şeyleri içinde kuşatan < temel > dir.

Hayvan, ben diyemez, yalnız insan ben diyebilir; çünkü insan, < düşünce > demektir.

'Saf-Ben'; kendisiyle yalın bir ilişki içindedir. Her türlü tasarımdan, duyumdan, karakterin, yeteneğin, deneyin sonucu olan, her türlü tikel halden, soyulan, < Ben > dir. Böyle bir < Ben >, saflığı ve mutlak varoluşu içindeki < Tümel > dir.

< Ben >; özne olarak 'düşünce'dir.

Ben'in, bütün tasarımlarıma, bütün duyumlarıma, bütün hallerime karışmasından ötürü de, nesnenin temelini; iç-özünü ve hakikatini oluşturan < Tümel > i, yine kendi etkinliğinin ürünü olarak içinde taşır.

Anlık kategorileri, anlayış ve kullanış biçimi ile, < kategorilerin, ide'de doğuşlarındaki, halleri > arasında bulunan kesin ayrımı hatta çelişkiyi görerek şaşar da; (1)-kendininkinden başka bir 'düşünme-biçimi'nin varolabileceğini, (2)-gerçekten varolduğunu, (3)-bu düşünme biçimi ile, ilişkiye girmek için, eski düşünme alışkanlıklarından vazgeçmek gerektiğini, bir an bile düşünmez. (A)-Bir yandan, İde'nin birliği, < somut bir birlik > yani, < Tinin birliği > olduğu için, (B)-öte yandan, anlık, kavramın belirlenimlerini ancak 'soyut', dolayısıyla da 'tekelci' ve 'sonlu' halleri içinde yakaladığı için, < İdenin birliği >, anlık tarafından, 'soyut' ve 'tine yabancı' özdeşliğe dönüştürülür.

< Kendini düşünen düşünce >, kendini tin olarak ve doğayı, nesnelleşmesi olarak bilen < tin > dir.