Doğu'ya Yolculuk...
Katmandu'daki Freak Sokağı...
Anılarla dolu bir sokakta buluştum onlarla. Freak Sokağı'nda...Katmandu'da.
Katmandu'daki Freak Sokağı, "Doğu'ya Yolculuk" sırasında Hippilerin başlıca buluşma ve konaklama yeri olmuştu. 80'lerin başına dek bu özelliğini koruyan sokaktan şimdi geriye yalnızca ismi kaldı. 68 terminolojisinde İstanbul üzerinden Kabil, Goa, Katmandu ve Bali'ye uzanan, belirli bir düzeni ve ritüelleri olan bu yolculuğa "FREAK" deniyordu. Bugünkü Johne Sokağı'na o günlerde "Freak Street" adı takılmıştı. Freak Sokağı hippilerin parlak günlerinde ucuz otellerin, renkli lokantaların, haşhaş dükkanlarının sıralandığı, Aşk ve Barış şarkıları söylenen, sevişilen komünlerin kurulup dağıldığı, yeni yolculukların planlandığı bir yerdi. Bugün turistik sokaklardan biri oldu. En ucuz otel ve lokantalar hala bu sokakta, ama hippilerin yerini az sayıdaki gezgin ile ceplerinde kredi kartlarıyla, kombine uçak biletleriyle, rehber kitapların son baskılarıyla dolaşan, donanımlı, gayet besili tombili genç batılı turistler aldı. Bu nedenle sadece sabahın erken saatlerinde Freak Sokağı girişinde artık sadece anılarını hatırlamaya çalışan yaşlı hippilere rastlanıyor. Biz de o saatlerde orada buluştuk... İlhan, Nevzat, Özcan ve Nilgün ile...
Eski Hippi ve Komün günlerimizi andığımız birkaç günden sonra, onlardan ayrılarak Hindistan ülkesi Bharat içinde hayli uzun bir yolculuğa çıktım. Onların geldikleri yöne doğru...
Hindistan'ın en küçük eyaleti olan Goa, Hippilere ve Yeşillere kucak açmış Hint Okyanusu kıyısında eski bir Portekiz sömürgesiydi. Yerleştiğim pansiyonun adı Fernandez'in Yeri'ydi. Bahçesinde Portekiz çiçekleri var idi. Madam Angale tarafından işletiliyordu. Bahçesine girerken içimi Maria Barbas'ın bir şarkısı doldurdu:
"Prequntias que significa,
Saudade voute dizer,
Saudade e tudo o que fica,
Depois de tudo morrer."
Hippilerin keşfettiği Goa, Hindistan'ın en turistik bölgesiydi. Her gün denize giriyordum. Okyanus dalgaları kilometrelerce uzanan ince kumlu kıyı şeridine vuruyordu. Mango ağacından yaptıkları kayıklarıyla balıkçılar balığa çıkıyorlardı. Akşam yemeklerini kasabanın içindeki küçük bir lokantada yiyordum. İlk kez orada gördüm turuncu elbiseli kumral kadını. O benim yüzüme bakmadı bile. Ruhunun ipek bir şal gibi ruhumu kapladığını hissettim. Kadının ne olduğu hakikatini ilk kez yaşadım hayatımda. Lokantadan çıktıklarında onları takip ettim. Kasabanın tepelik yönüne doğru yürüdüler. Küçük bir tapınağın önünde Banyan ağaçlarının altındaki kalabalığa karıştılar.
Merak edip tapınağın kapısına kadar yürüdüm ve içeriye baktım. Kırmızı tuğlalarla inşa edilmiş tapınağın içindeki tapınma yerinde Tanrıça Shakti'nin taştan heykelini gördüm. Heykelin önünde bağdaş kurmuş yaşlı bir hintli adam meditasyon yapıyordu. Lokantada gördüğüm kumral kadın ise, içeride ondan birkaç metre geride bağdaş kurmuş oturuyordu. İkisi de kımıldamıyordu. Sanki bir sonsuzluk boyunca öyle kalıyorlarmış gibi.
Kalabalığa karışarak beklemeye başladım. Banyan Ağacı'nın solundaki yaşlı Mango Ağacı'nın yaprakları mabedin çatısına dokunuyordu. Mango Ağacı'nın altında birisi tabla, ötekisi harmonia çalan iki müzisyen vardı. Kalabalıktaki bazı kadınlar şarkılara katılıyorlardı. Güzel sari elbiseler giymiş birkaç kadın dans ederek geldiler, yaktıkları tütsü çubuklarını Mango Ağacı'nın dibine bıraktılar.
Müzik durduğunda yaşlı adam meditasyondan kalkıp dışarı çıktı. Kırmızı toprak ve külle yapılmış işaretler adamın alnında pırıl pırıl parlıyordu. Tapınağın kapısının önündeki taş platformda yerine oturdu. Ani bir hareketle parmağını uzaktaki belirsiz bir hedefe doğru salladı ve sordu:
" - Bin yıl önce o yöne doğru kırmızı bir taş fırlatıldı. Orada ne olduğunu düşünüyorsunuz? Şimdiki gibi hayvanların dolaştığı, yabani otlarla ve birkaç mezarla kaplı bakımsız bir arazi değildi. Çukurlarla ve küllerle kaplı değildi. Shiva-Shakti Krallığı'nın başşehri Kapila'ydı orası..."
Anlattığı hikayenin açılış kısmı yaklaşık üç saat sürdü. Hiç ara vermeden anlatıyordu. Üst üste konulan tuğlalar gibi kelimelerle Kral Shiva'nın sarayını inşa ediyordu. Kralın, bakanların ve görevlilerin oturduğu göz kamaştırıcı salonu betimledi. Dünyanın her yöresinden gelmiş müzisyenler şarkı söylemeye başladılar. Bu şarkıları yaşlı adam da söylemeye başladı, müzisyenler ve kadınlar da ona katıldılar. Sonra sarayın duvarlarını, resimleri, halıları, Kral'a hediye edilmiş değerli eşyaları betimledi.
Destan ölçüleriyle kurulmuş bir hikayeydi bu. Ay, karşı tepedeki ormanın üzerine kaydığında, içinden anlatmayı sürdürmek geldiği halde, gözleri turuncu elbiseli kadına takıldı, bilinci devreye girdi, akışı kesti. Şöyle dedi:
" - Şimdi dostlarım, Anne bugünlük yeter, diyor."
Aniden yerinden kalktı, mabede girdi ve yere uzandı. Daha kalabalık dağılmadan uykuya dalmıştı bile.
Pansiyonuma döndüğümde Madam Angela'ya gördüklerimi anlattım ve yaşlı adamın ve turuncu elbiseli kumral kadının kim olduklarını sordum.
Turuncu elbiseli kadın Arnavut asıllı Mariya idi. Kundalini Yoga ile ilgileniyordu, Shambala Yayınevi'nde basılmış iki romanı vardı. Her yıl Bharat'ı ziyaret ediyordu.
Tapınak önünde hikaye anlatan yaşlı adam ise, Narayan isimli bir Hintliydi. Okuması yazması yoktu. Onun yıllar önce gelip bu tapınakta yaşamaya başladığı biliniyordu, fakat kendisini nasıl bu tapınağın hizmetçisi ve Tanrıça Shakti'nin Rahibi olarak gördüğünü kimse açıklayamıyordu. Birisi ona yaşını sorduğunda, doğduğu günü, bazen bir kıtlık dönemiyle, bazen bir istila günüyle, bazen bir köprü inşaatının tamamladığı yılla, bazen de bir tayfunun ortalığı yıktığı yılla betimliyordu. Narayan'ın anlattığı hikayeler, ay takvimine göre belirleniyordu. Hilal döneminde başlayıp Dolunay'da bitiyordu. Krallar ve kahramanlar, külhanbeyleri ve perilere benzeyen kadınlar, insan biçimli tanrılar, evliyalar ve katiller birbirleriyle itişiyorlardı. Narayan'ın cezbeli sesi büyülü bir ritimle yükselip alçalırken, dinleyenler kendilerinden geçiyor, anlatılanların canlandığı hülyalara dalıyorlardı. Narayan ile gülüyor, Narayan ile ağlıyorlardı. Hikayenin mutlu bir sonla bitmesi için kalplerinden Tanrıça'ya dua ediyorlardı.
Narayan'ın okuması yazması yoktu. Kendisine uzatılan hikaye kitaplarında görüp dokunduğu her kelime onun için esrarlı bir olay oluyordu. Buna rağmen Tanrıça'nın önünde kapalı gözlerle yaptığı derin meditasyonlar sırasında kafasının içinde hikayeler oluşuyordu. Her ay bir hikaye. Ve her hikaye, yaklaşık dört ya da sekiz gecede anlatılıp sonuçlandırılıyordu.
Üzerindeki giysilerden, tapınağı süpürdüğü süpürgeden ve kırmızı topraktan yapılmış yemek kasesinden başka sahip olduğu hiçbir şey yoktu.
Zamanının çoğunu dalları tapınağın önüne kadar uzayan Banyan Ağacı'nın ya da onun solundaki Mango Ağacı'nın altında geçiriyordu. Acıktığı zaman kasabaya iniyor, canı hangi evi isterse, o evin kapısının önünde oturuyor, içeri alındığında ev sahipleriyle birlikte yemeklerini paylaşıyordu.
Kasabalılar için Banyan ve Mango Ağaçlarının altı sosyal bir kulüp gibiydi. Gün boyunca insanlar Narayan'ın dostluğunu yaşamak için özlemle oraya geliyor, ağacın dalları altında yere oturuyorlardı.
Eğer Narayan o gün havasındaysa, onların anlattıklarını dinliyor, kendi gözlemleriyle, vecizeleriyle onları güldürüyordu. Eğer havasında değilse, ekşi bir yüzle onlara bakıyor ve soruyordu:
" - Siz benim kim olduğumu düşünüyorsunuz? Gelecek ay hikaye dinleyemezseniz beni suçlamayın. Ben meditasyon yapmazsam, Tanrıça bana nasıl hikaye verebilir ki? Siz hikayelerin havada, boşlukta yüzdüğünü mü zannediyorsunuz? Shruti ve Smiriti'nin kaynağı aynı kaynaktır. Kutsal Şelaledir."
Kasaba halkının bir kısmı Cuma akşamları tapınmaya gidiyorlardı. Narayan, mabedin en kutsal yerinin eşiğinde kurutulmuş çamurdan yapılma yağ lambalarını yakmış olurdu. Tanrıça Shakti'nin taştan imgesini tapınağın arkasındaki tepelerden topladığı çiçeklerle süslüyordu. Bir rahip gibi saygıyla davranıyor, kasabalıların getirdiği meyve ve çiçekleri Tanrıça'ya sunuyordu.
Hikâye anlatacağı gece hikaye parçası kafasında oluşmuş olurdu. Küçük bir yağ lambası yakar, Banyan Ağacı'nın gövdesindeki oyuğa yerleştirirdi. Evlerine dönmekte olan kasabalılar bunu görür ve evlerine gittiklerinde şöyle derlerdi:
" - Acele edin. Yemeğimizi yiyip hemen çıkalım. Hikaye anlatıcısı bizi çağırıyor."
Kasaba halkı Narayan'ın hikaye anlatmasına bayılıyordu. Ona hayrandılar. Ona bağımlıydılar. Onu besliyorlardı. Ona elbise dikiyorlardı.
Yeni Ay tepelerin üzerinde bir hilal gibi yükseldiğinde, Narayan yeni bir hikayeye hazır olurdu.
Hikaye gecelerini kaçırmamaya çalışıyordum.
Bir gece yine tapınağın önünde toplandık. Narayan yerine oturdu ve anlatmaya başladı:
" - Bundan yıllar önce Kral Vikramaditya zamanında onun bakanı..., onun bakanı..."
Sesi boğuk çıkıyordu. Durakladı. Yeni bir başlangıç yapmayı denedi.
"Kral.....zamanında."
Tekrar kelimeler mırıltıya, hırıltıya dönüştü. Narayan paniğe kapıldı. İlk defa böyle bir şey oluyordu hayatında.
Acıklı bir ses tonuyla:
" - Anne başıma ne geldi böyle. Anne, oh Büyük Anne, neden dilim sürçtü, neden kekeledim. Kafamdaki hikaye neden dağıldı. Sana müdahale ettiğim, akışı kestiğim için mi? Lütfen beni affet Anne."
Sonra o gece meditasyon yapmadığını ve turuncu elbiseli kadını düşündü. Utançla kızardı.
Dinleyiciler, bu geceyi kendisine ayırmasını, artık yaşlandığını, belki de bu yüzden yorulduğunu söylediler.
" - Susun," diye bağırdı Narayan. "Bir dakika bekleyin. Sonra size hikayeyi anlatacağım."
Kalabalığı sessizlik kapladı. Sabırsız yüzler ona bakıyordu.
" - Bana bakmayın" diye öfkelendi Narayan. Mariya ona bir bardak süt getirdi. Bir süre sonra yavaş yavaş kalabalık dağılmaya başladı. Narayan başını kaldırdığında, ben ve Mariya dışında herkes evine gitmişti.
" - Yarın hikayeyi anlatacağım" dedikten sonra Narayan, tapınağa girip, yere uzandı. Kendisini terketmemesi için Tanrıça'ya yakardı ve ağladı.
Ertesi gece yine meditasyon yapamadı. Yüzü kül rengiydi. Sanki bir gecede yaşlanmış gibiydi. Dudağının sol yanı seğiriyordu. Kasaba halkıyla son bir kez konuşmak için yağ lambasını yakıp Banyan Ağacı'nın kovuğuna yerleştirdi.
Gece herkes toplandığında şu sözler çıktı ağzından:
" - Armağanları veren Anne'dir. Geri alan da odur. Soruyorum size, kokusunu kaybetmiş bir Lotus Çiçeği artık bir Lotus Çiçeği midir? Benim hikayelerim meditasyonla geliyordu. Ama artık kafam karışık ve meditasyon yapamıyorum. Tanrıça'ya teşekkür ediyorum ve beni affetmesini diliyorum. Bir daha hikaye anlatmayacağım. Bunlar benim son sözlerimdir."
Kalabalık mırıltılarla evlerine dönerken Narayan tek başına tapınağa girip yere uzandı.
Sonraki günlerde Narayan'ın konuştuğunu kimse görmedi. Acıktığında kırmızı toprak kasesini eline alıyor, kasabaya inip bir evin kapısında oturuyor, kendisine yemek verildikten sonra uzaklaşıyordu oradan.
Narayan'ın son birkaç yılını sessizlik içinde geçirdiği söylenir.
Dostum Krishnamurti
Jiddu Krishnamurti söylemiyle karşılaşmak,
aynalardan oluşan bir anlam şehrinde yolcuların
kendi kitaplarını okumalarına benzer.
Galip Abdullah
...
1981
O yıl otuz dört yaşıma basmıştım ve sanki birden dünya başıma yıkılmıştı...
Dükkanımı kapatmak zorunda kalmıştım. Karımdan boşanmıştım. Askeri darbe de bunlara eklenmişti...
Başıma gelen olayların sebeplerini Pink Floyd ve Quincy Jones plaklarını dinlemek yanında, içki içmekle, sigara içmekle, poker oynamakla anlamaya ve hazmetmeye çalışıyordum, fakat bir türlü başaramıyordum. İnsanlığın sorunları beni geriyordu.
Açgözlülük, kıskançlık, zihnin körelmişliği, yürek sızıları, insanların duyarsızlığı, zulüm, şiddet, derin ümitsizlik ve acı beni geriyordu. Farklı yöntemlerle bunları çözmeye çalışanlar vardı, fakat başaramıyorlardı.
Avuçlarım terliyordu, gergindim, sinirliydim, her olaya aşırı tepki veriyordum...
Boşanma kararını aldığım gün, yani nesnel gerçeklik alanındaki boşanma ânından yedi hafta önce, evde eşyalarımı toplarken, Chris De Burg kasedini dinliyor ve ağlıyordum.
O gün birkaç parça özel eşyamla birlikte Pendik'te oturan teyzemin yanına taşındım. Bir süreliğine.
Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği bu kadim şehir Pentakos'u, yaptığım yürüyüşlerle yeniden keşfediyordum.
Dr. Algan'a işte o günlerden birinde rastladım, tarihi Pendik kumsallarında dostlarıyla yürüyüş yaparken...
Çocukluk günlerimizden anımsadığımız hatıralarımızı kahkahalarla birbirimize anlatırken, istiridye kabukları ve parlak mermer parçaları topladık. Denizin üzerindeki kara tavukları seyrettik. Sonra sahilin ucundaki eski bir çay bahçesinde dostlarla demli Türk çayını, Maltepe sigarasını, Pendik simitini ve sohbetleri paylaştık.
Sohbetler hep insan üzerineydi...
Dr. Algan o günlerde Jiddu Krishnamurti'nin 'Değişmek Zorundayız' adlı kitabını çevirmiş, son okumalarını yapıyordu. Daktiloya çekilmiş sayfaların bir fotokopisini bana verdi. İktisat Fakültesi mezunu sol eğilimli bir okura farklı gelen yazılardı bunlar.
'Farkındalık' kelimesini bir türlü kafamda oturtamıyordum. Bilinçten ne farkı vardı? Yalnızca sohbet sırasında bir şeyler anlıyordum. Çeviri metin ile asıl metin arasındaki kavram karşılaştırmaları yararlı oluyordu. Daha önce hiç tanımadığım bir evrene girecekmiş gibi hissediyordum kendimi...
Dr. Algan ile Sohbetlerimizde konu genelde şuydu:
"Bilincin temelden bir dönüşümü olanaklı mıdır?"
...
Aylar geçiyordu... Kendimi zaman zaman "Bilincin Dönüşümü" adlı bir romanın kahramanı gibi hissediyordum. Asıl kahraman bir KRİZ DURUMU ile karşı karşıya olmalıydı.
...
1982
Ertesi yıl bir olanak çıktı karşıma durup dururken ve Amerika'ya gitme fırsatı elde ettim. Kaliforniya'da Krishnamurti'nin 'Öğrenme Sanatı'nı uygulayan bir okulda birkaç hafta geçirdim. Kendisiyle yüz yüze sohbet etme olanağı buldum.
Jiddu Krishnamurti'nin bize yönelttiği ana soru, bugün insanlığın bir Kriz ile karşı karşıya olup olmadığı idi. Ona göre bugün insanlık bir kriz ile karşı karşıyaydı.
Bu krizin DÜŞÜNCE ile çözülemeyeceğini, ancak hayalsiz ve düşüncesiz bir dikkat ve SAF FARKINDALIKLA BAKIŞ ile çözülebileceğini söylüyordu. Bunu bilmemizi değil, fakat yaşamamızı ve anlamamızı istiyordu.
Şimdi anlatacağım olağanüstü an'ı da işte o günlerde yaşadım.
Bir gün Jiddu Krishnamurti, okyanus kıyısındaki kumsalda tek başına yürüyüşe çıkmıştı. Okulun eski öğrencileri bu kumsala "Sessizlik Kumsalı" diyorlardı. Yürüyüşten önce Büyük Salon'da bir söyleşi yapılmıştı. Onun son cümleleri içimde tekrarlanıyordu:
"Özgür bir zihin, Kutsal Olan'ı doğrudan algılayan bir zihindir... Biriktirilmiş bilginin psişik bağlamdaki 'yıkıcılığı' nasıl önlenebilir? Başkalarına saygı duymak gerektiğini anlayamazsak, savaşın ve şiddetin nedenlerini ortadan kaldırma süreci nasıl başlayabilir ki?"
O akşamüstü nesnel gerçeklik dünyasının üzerine karanlık çökerken
Jiddu Krishnamurti, sahildeki ıslak kumların üzerinde,
yosun kokan serin rüzgara karşı
ceketini sol omzuna almış, tek başına,
dimdik, güçle ve güvenle yürüyordu.
Ben ve Maria Kosova adlı eski bir öğrencisi onu uzaktan izliyorduk.
Farkındalığımızı örten hayallere ve sembollere benzeyen gri bir sisle kaplı dağlara bakıyordum. Bizim arkasında olduğumuzu hissettiğini sezinliyordum. Arkasına hiç bakmadan yürüyordu. Sonra rüzgarın getirdiği şu sözleri duyduk:
"Yalnızca zihin bütünüyle sessiz olduğunda derin sulara değmek olanaklıdır... It is only when the mind is completely still that there is a possibility of touching the Deep Waters..."
Bu sözler, ben ......................, Jiddu Krishnamurti ve Maria Kosova arasında bir sır olarak kalacaktı sonsuza kadar...
Size başka ne söyleyebilirim ki?
Krishnamurti'nin "Öğrenme Sanatı"nı uygulayan California'daki okulda geçen haftalardan sonra, Jiddu Krishnamurti "Dostum" diyebileceğim bir parçam oldu. Beni etkileyen bedeninin ve ruhunun dinginliği, yanındayken kendimi sanki bir denizin kıyısındaymış gibi hissetmem, insanlara büyük bir şefkatle yönelmesi gibi özellikleriydi. Karizması, Presence'si, Authentic oluşu beni çok etkilemişti.
Bu niteliklerden bir kısmı taklit gibi de olsa bende açığa çıktıkça mutluluk hissediyordum. İçimdeki şiddet duygusu ve öfke, bu süreç içersinde yerini pozitif duygulara bırakmıştı.
Anımsadığım kadarıyla "Jiddu Krishnamurti"nin çalışma odasında, sandal ağacından yapılmış çalışma masasının hemen arkasında, bronz bir Japon Aynası asılıydı. O aynanın önüne iliştirilmiş bir kartpostal geliyor şimdi gözümün önüne: Sadece birkaç teli olan ince bir fırçayla resmedilmiş, beyaz çiçeklerle dolu bir erik ağacı... Kartpostalın alt kısmında ise mum isinden yapılmış mürekkeple Basho'nun bir şiiri yazılıydı. Hani şu 17 heceli 'Haiku'lardan biri:
"Ayna arkasında / sırla çiçeklenir / erik ağacı."
...
1986
Yazarlık hayatımın kıyısında, köşesinde hep Jiddu Krishnamurti'den izler taşıdım.
Yıllar sonra onun ölüm haberini bir gazetede okuyana kadar her şey yolunda gitti.
1986 yılının 25 Şubat günüydü. Taksim'den bindiğim çift katlı otobüs ile Boğazı geçiyordum.
Gazetedeki haberde onun dün Kaliforniya şehrinde öldüğü, yakılan cesedinin küllerinin Porselen Kavanozlara konularak Krishnamurti Okulları'na gönderildiği yazıyordu.
Kendisinden geriye Külleri dışında, sayısız ses ve görüntü kasetleri, sohbetlerinden, tartışmalarından, diyaloglarından derlenmiş Kitaplar ve bir Bronz Japon Aynası kaldığı yazıyordu.
O gün ikindi vakti Pendik sahillerinde yürüyüşe çıktım. Ara sıra bir tepeye tırmanıyor, sonra sahile iniyordum.
Machintosh pardesümün yakalarını kaldırmıştım. Ağlıyordum.
Arındırıcı bir yağmur yağıyordu.
Dr. Algan'ın tabiriyle Pendik'in gülen martıları bağrışıyordu.
Önümdeki denize 'duygusallık dolu bir bakışla' bakarken, Zen şiirlerine meraklı olduğu söylenen, Mevlevilik araştırmacısı Asaf Halet Çelebi'nin bir şiiri geldi aklıma:
"Sema-ı Mevlâna
Tennure giymiş ağaçlar aşk niyaz eder Mevlâna
İçimdeki nigar başka bir nigardır
İçimdeki sema'a nice yıldızlar akar
Ben dönerim gökler döner
Benzimde güler açar
Güneşli bahçelerde ağaçlar
Halakassemavati vel ard
Yılanlar ney havalarını dinler
Tennure giymiş ağaçlarda
Çemen çocukları mahmur
Caaan seni çağırıyorlar
Yolunu kaybeden güneşlere bakıp gülümserim
Ben uçarım gökler uçar."
Denizin sonsuzluğuna bakarken evrenin bir yerinde çalınan bir Sakuashi sesi duyuyorum. Bir kolaj şiir oluşuyor içimde:
"Samadhi Brahma
Bahar geldiğinde kırlara
Rahmani Nefes Kundalini Anne
Yürür ağaçlarda
Sari giymiş ağaçlar
Krishna'nın kavalını dinler
Samadhi niyaz eder Brahma."
...
Bir şeyin bir başka şeyi çağrıştırdığı bir dünyada yaşıyoruz artık hepimiz...
...
2013
Bugün, bu hayli eskimiş satırları Ayna Yayınevi'nde Ahmet Yusuf Özbilen'in yanında gözden geçiriyorum.
"Beden Dili", "Eski Sevgiliyi Yeniden Kazanmak" ve "Aşk Acısından Kurtulmak/Duygusal Yaraları İyileştirmek" adlı e-kitapları birlikte ürettiğimiz bu yerde, bir CD'den Frank Sinatra'nın "I Got My Eyes On You" isimli parçasını dinliyoruz.
Bu karmaşık notlardan KADIN İMAJI adlı bir Kadın Dergisi için yazı çıkarmaya çalışıyorum. Peki bunu neden yapıyorum?
Olur ya aranızdan biri ya da birkaçı, gün gelir merak eder, büyük bir Ejder ile çevrili Kaf Dağı'nın doruklarından kaynaklanan Go Nehri'nin kıyısına, Ayna Adamların bulunduğu yere gitmeyi düşünür diye yazıyorum.
"İçinizdeki Işığı Parlatın Dostlar"
